İzmir’de Alsancak’ta sosyetenin üye olduğu bir tane tenis kulübü vardır. Sınırlı sayıda üyenin seçilerek alındığı burada her akşam tek başına oturan yaşlı bir adam dikkatimi çekerdi. Adam mutsuzdu ve her akşam tek başına iki kadeh içer, mezelerini yer ve 1960’lardan kalan geniş paça ama temiz, şık pantolonu ve büyük yakalı gömleği ile eski ama farklı bir kişilikti (kendine münhasır). Fazla oturmaz, giderdi.
Alsancak’ta Beymen binasının sahibi olduğunu ve pek çok binanın mülk sahibi olduğunu, hatta hayatta hiç çalışmadığını öğrenince merakım daha da arttı. Kimdi bu gizemli yaşlı adam? Arada Alsancak sokaklarında eski model kırmızı 2 kişilik Corvette arabası ile turlayan bu amca kimdi?
Adı Enis Berki… ama kim? İşte arkada yatan bir aşk hikayesi, hem de hepimizin hatırladığı…
Bazı aşklar vardır; ne nikâh masasına oturur ne de mutlu sonla biter… Ama yıllar geçse de bir şarkının ilk notasına saklanıp yaşamaya devam eder. Türk müziğinin o buğulu, zarif ve biraz da kırık sesi Ayla Dikmen ile dönemin cemiyet hayatında adı geçen Enis Berki arasında anlatılan aşk da işte böyle bir hikâyedir.
Bu hikâye yalnızca iki insanın birbirini sevmesi değildir; aynı zamanda eski İstanbul’un, gazinoların, plakların, mektupların ve suskun bakışların hikâyesidir.
1960’ların sonu, 70’lerin başı… İstanbul henüz bugünkü kadar aceleci değil. Beyoğlu geceleri ağır akar, Teşvikiye’de kahveler uzun sürer, Nişantaşı’nda insanlar birbirine bakmayı bilir. O dönem aşk; bir mesaj kutusuna değil, kalbin içine yazılırdı.
Ayla Dikmen sahneye çıktığında yalnızca şarkı söylemezdi; adeta bir atmosfer yaratırdı. Sarı saçları, güçlü bakışları, zarif duruşu ve sesindeki kırılgan asalet… Onu dinleyenler yalnızca müziğe değil, bir ruh hâline kapılırdı. “Niksar’ın Fidanları”, “Yanan Mum”, “Aşk Defteri” ve özellikle Anlamazdın ile hafızalara kazındı. 1965’te “Niksar’ın Fidanları” ile Balkan Melodileri Festivali’nde birincilik kazanması, onu dönemin en dikkat çeken kadın seslerinden biri yaptı.
Ama sahnedeki ışığın arkasında, son derece kontrollü, kolay açılmayan ve duygularını saklamayı bilen bir kadın vardı. Sevenleri onun için hep aynı şeyi söylerdi: “Ayla Hanım sevdi mi tam severdi ama kolay teslim olmazdı.”
İşte tam bu noktada Enis Berki devreye girer.
Enis Berki, dönemin entelektüel ve seçkin çevrelerinde adı geçen, sakin ama etkili bir isimdi. Gösterişten uzak, kelimeleri dikkatle seçen, insanı ses tonuyla etkileyen adamlardan… Onun dünyası sahne ışıklarından değil; kitaplardan, uzun sofralardan ve zarif çevrelerden oluşuyordu.
Ayla ile Enis’in yollarının kesişmesi tam da bu yüzden dikkat çekiciydi. Biri alkışların ortasında yaşayan bir kadın, diğeri sessizliğin içinde güçlü duran bir adam…
Anlatılanlara göre bu ilişki büyük jestlerle değil, derin bir anlayışla ilerledi. O yılların aşkı bugünkü gibi hızlı değildi. Bir akşam yemeği haftalarca konuşulurdu. Bir bakış bazen bir mektuptan daha fazla şey anlatırdı. Telefonlar kısa, bekleyişler uzun olurdu.
Boğaz kıyısında yapılan yürüyüşler, Beyoğlu’nda geç saatlere kadar süren sohbetler, klasik müzik plakları, şiir konuşulan masalar… İlişkileri biraz da İstanbul’un kendisi gibiydi; ağır, zarif ve biraz hüzünlü.
Ancak büyük aşklar çoğu zaman kolay yaşanmaz.
O yıllarda kadın sanatçı olmak zaten başlı başına bir mücadeleydi. Hele ki kendi kararlarını veren, duygularını saklamayan ve bağımsız duran bir kadın olmak… Toplumun görünmeyen kuralları, bazen aşkın kendisinden daha sertti.
Sanat hayatının temposu, sahne baskısı, sosyal çevrenin beklentileri ve dönemin ahlak kalıpları bu ilişkiyi de zorlaştırdı. Çünkü bazen insanlar birbirini sever ama hayat aynı cesareti göstermez.
Belki de bu yüzden Anlamazdın sadece bir şarkı değil, yaşanmış bir vedanın sesi gibi kaldı.
“Anlamazdın, anlamazdın…”
Bu söz sanki yalnızca bir sevgiliye değil; döneme, kadere ve kaçırılmış ihtimallere söylenmiş gibidir. O şarkıyı dinleyen herkes kendi ayrılığını hatırlar ama belki Ayla Dikmen için o şarkı biraz daha kişiseldi.
Yıllar sonra Issız Adam filmiyle yeniden gündeme gelen bu şarkı, yeni kuşaklara da aynı hüznü taşıdı. 32 yıl sonra bile aynı yerden kalbe dokunabilmesi tesadüf değildi.
Ayla Dikmen, 20 Ağustos 1990’da henüz 46 yaşındayken hayata veda etti. Ardında yalnızca plaklar değil; yarım kalmış cümleler, tamamlanmamış aşklar ve unutulmaz bir ses bıraktı.
Enis Berki ile yaşadığı aşk ise hiçbir zaman yüksek sesle anlatılmadı. Belki de bu yüzden daha etkileyici kaldı. Çünkü bazı aşklar anlatıldıkça değil, eksik bırakıldıkça büyür.
Bugün dönüp baktığımızda onların hikâyesi bize şunu hatırlatıyor:
Gerçek aşk bazen birlikte yaşlanmak değildir. Bazen sadece bir insanın hayatında silinmez bir iz bırakmaktır. Bazı insanlar aynı evde değil, aynı şarkıda yaşar.
Bir isim duyulduğunda kalbinizin sızlaması… Bir melodi başladığında gözünüzün uzaklara dalması… Bir fotoğrafın içinde eski bir İstanbul’u özlemek…
İşte Kültürpark tenis kulübündeki o yaşlı adam her akşam onu düşünüyordu…
Belki de aşk tam olarak budur.
Mutlu son değil… Unutulmaz olmak.
Ve bazı insanlar gider ama sesleri kalır.
Tıpkı Ayla Dikmen gibi…
Bazı kadınlar ölmez; yalnızca plağın bir yerinde sonsuza kadar dönmeye devam eder.
Bu haftalık benden bu kadar, kalın sağlıcakla…