İstanbul'da yaz sezonunun gerçekten başladığını hissettiren bazı işaretler vardır. Boğaz hattındaki restoranların dolmaya başlaması, açık hava konserlerinin takvimi ele geçirmesi ve Chalet Garden'ın yeniden kalabalıklaşması bunlardan biri. Geçtiğimiz hafta düzenlenen 90'lar Festivali de sezonun ilk büyük buluşmalarından biri olarak hafızamda yerini aldı.
Aslında Chalet Garden’ın 90’lar geccelerine yabancı değilim. Her çarşamba düzenlenen ve artık kendi müdavim kitlesini oluşturan bu geccelerde daha önce de bulunmuştum. Özellikle Serhat Gönüllü’nün sahne enerjisi ve perküsyon performansı, mekanın alametifarikalarından biri haline gelmiş durumda. Ancak bu kez farklı bir şey vardı. Bu kez sadece bir tema geccesi değil, tam anlamıyla bir festival hazırlanmıştı.

Swissôtel The Bosphorus ve Chalet Garden yaz sezonuna zaten oldukça iddialı başladı. Kenan Doğulu konseriyle açılan sezonun ardından sıra 90’lar Festivali’ne geldi. Kenan Doğulu konserine çok istememe rağmen şehir dışında olmam nedeniyle katılamamıştım; 90’lar festivali benim için kaçırılmayacak bir gecceydi.
Kapıdan içeri adım attığım anda bunu anladım.
Şehrin tam ortasında olmanıza rağmen, Swissôtel’in içine girdiğiniz anda İstanbul’un gürültüsü birkaç dakika içinde arkanızda kalıyor. Trafik, korna sesleri, yoğunluk ve koşturmaca bir anda siliniyor. Chalet Garden’ın yıllardır en sevdiğim taraflarından biri bu zaten. Şehrin içinde ama şehirden tamamen kopuk hissettiren bir atmosfer yaratabiliyor.
Festival alanına girer girmez detayların ne kadar özenle düşünüldüğü dikkat çekiyordu.

Girişte ziyaretçileri karşılayan nostaljik pankartlar, 90’ların unutulmaz yıldızlarının yüzleri, dönemin enerjisini daha ilk dakikada hissettiriyordu. Tarkan, Ajda Pekkan, Çelik, Serdar Ortaç ve döneme damga vurmuş birçok ismin görselleriyle oluşturulan alanlar, daha konser başlamadan insanı yıllar öncesine götürüyordu.
Geccenin en dikkat çekici duraklarından biri ise Karaca standıydı. Nostaljik ürünlerin sergilendiği bu bölüm, festival ruhuna mükemmel uyum sağlıyordu. Sadece bir sponsorluk alanı değil, deneyimin doğal bir parçası gibi hissettiriyordu.

Festivalin belki de en başarılı taraflarından biri buydu. Hiçbir detay sonradan eklenmiş gibi durmuyordu. Her şey aynı hikayenin parçasıydı.
Alanın merkezine kurulan sahnenin çevresinde tam anlamıyla bir festival düzeni oluşturulmuştu. Food court alanında sosisliler, hamburgerler, patates kızartmaları ve Swissôtel’in özel lezzetleri yer alıyordu. Dileyenler festival ruhuna uygun hızlı seçenekleri tercih ederken, belirli saatlere kadar Chalet Garden’ın à la carte menüsünden de yararlanabiliyordu.

Ben her zamanki gibi tercihini Chalet Garden’ın pizzalarından yana kullananlardan oldum.
Yıllardır her ziyaretimde sipariş verdiğim pizzalar yine hayal kırıklığı yaratmadı. Atıştırmalıkları zaten uzun zamandır favorilerim arasında. Kokteyl menüsü ise hala İstanbul’daki birçok açık hava mekanının önünde.
Ama geccenin asıl yıldızı elbette müzikti.
Kapılar açıldığında hava henüz kararmamıştı. Yaz akşamlarının en güzel saatleriydi. Gün batımı yavaş yavaş ağaçların arasından süzülürken sahnede önce DJ Ollie performansıyla başladı. Ardından Serhat Gönüllü sahneye çıktı.
Serhat Gönüllü’yü daha önce defalarca izlemiş olmama rağmen enerjisine hala şaşırıyorum. Sanki sahnede tek kişilik bir enerji santrali var. Dakikalar ilerledikçe bütün alanı kendi ritmine çekiyor. İnsanların masalarında oturması neredeyse imkansız hale geliyor. Perküsyon performansı boyunca festivalin nabzını sürekli yukarıda tuttu.

Sonrasında sahneye Mansur Ark çıktı.
Açıkçası Mansur Ark’ı ilk kez canlı izleme fırsatı buldum ve geccenin en büyük sürprizlerinden biri oldu benim için.
Bazı sanatçılar sahneye çıkar, bazıları ise sahneyi tamamen sahiplenir. Mansur Ark ikinci gruptaydı.
Şarkılar arasındaki geçişleri, seyirciyle kurduğu ilişki, temposu ve enerjisiyle adeta devleşti. Kendi klasiklerini seslendirirken de, farklı yorumlar yaparken de aynı etkiyi yarattı. Festival alanındaki herkesin yüzünde aynı ifade vardı: Bu performans beklediğimizden çok daha iyiydi.

Ve ardından Çelik...
90’lar Türkçe popunun en güçlü figürlerinden biri.
Belki yıllar önce de sahnede izlemiştim ama bu kez başka bir şey dikkatimi çekti. Hepimizin bildiği o efsane şarkıyı hatırlatan bir durum vardı aslında; evet, Çelik de değişmişti. Ama çok güzel değişmişti.
Sahne hakimiyeti, seyirciyle kurduğu bağ, esprileri, şarkılar arasında anlattıkları ve en önemlisi enerjisi gerçekten etkileyiciydi.
Bir yandan güldürdü.
Bir yandan hep bir ağızdan söylenen şarkılarla duygulandırdı.
Ama gecce boyunca tempoyu hiç düşürmedi.
Bir sanatçının yıllar sonra hala aynı heyecanı yaratabiliyor olması gerçekten etkileyici bir şey.
Geccenin kapanışı ise yeniden Serhat Gönüllü ve DJ Hakan Küfündür ile gerçekleşti.
O saatten sonra festival alanında hala dans eden yüzlerce insan görmek bile organizasyonun başarısını anlatmaya yetiyordu.
Kalabalık vardı, evet. Ama rahatsız eden bir kalabalık değildi. Aksine, herkesin aynı nedenle orada bulunduğu o güzel kalabalıklardan biriydi. İnsanlar mutluydu. Şarkılara eşlik ediyor, dans ediyor, arkadaşlarıyla kahkahalar atıyor ve belli ki uzun zamandır ihtiyaç duydukları bir akşamın tadını çıkarıyordu.
Bu noktada organizasyonun müzik kreatif tarafını üstlenen Vox Creative Agency ekibinden de bahsetmek gerekiyor. Program akışı, sahne geçişleri, enerjinin gecce boyunca korunması ve festival hissinin kaybolmaması konusunda gerçekten başarılı bir iş çıkarmışlardı.
Gecce sonunda Chalet Garden’dan ayrılırken aklımda tek bir düşünce vardı.
90’lar aslında sadece bir müzik dönemi değildi.
Bir ruh haliydi.
Birlikte şarkı söylemenin, eğlenmenin, dans etmenin daha doğal olduğu yıllardı.
Ve Chalet Garden, bir gecceliğine de olsa o hissi yeniden yaşatmayı başardı.
İstanbul yazı daha yeni başladı.
Ama sezonun en güçlü açık hava etkinliklerinden biri şimdiden gerçekleşmiş olabilir!
