Fotoğrafla ilişkimiz biraz tuhaflaştı. Her gün sayısız görüntüye bakıyor, çoğunu birkaç saniye içinde geride bırakıyoruz. Bir yüz, bir manzara, bir başka hayat… Parmağımız ekranın üzerinde ilerlerken görüntüler de birbirinin yerini alıyor. Bu hızın içinde bir fotoğrafa gerçekten zaman ayırmak, neredeyse bilinçli bir karar gerektiriyor.
212 Photography Istanbul’u gezdim ve çok etkilendim. Şimdi, festivalin ardından favorilerimi düşünürken bu etkinin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum. Birbirinden farklı görsel dünyalar, ortak bir meseleye dokunuyordu: Gördüklerimizle nasıl ilişki kuruyoruz? Bir görüntüye inanırken, bir yüzü yorumlarken, doğayı seyrederken hangi alışkanlıklarımız devreye giriyor?
26 Eylül–11 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleşen dokuzuncu edisyon, fotoğrafın 200. yılını odağına aldı. Sergiler, söyleşiler, film gösterimleri ve atölyeler İstanbul’un farklı noktalarında izleyiciyle buluştu. Böylesine geniş bir programın ardından eksiksiz bir döküm çıkarmak yerine, beni etkileyen işlerin üzerinde durmak istiyorum. Çünkü bir festivalin kişisel hafızamızdaki karşılığını, çoğu zaman birkaç güçlü karşılaşma belirliyor.

İstanbul’un İçinde Başka Bir İstanbul
212 Photography Istanbul’un en sevdiğim özelliklerinden biri, şehirle kurduğu ilişki. 2018’den bu yana gelişen festival, tarihi yapılarla bağımsız sanat alanlarını aynı kültür rotasında buluşturuyor. Bu yıl 25’in üzerinde meksna uzanan program da bu yaklaşımı sürdürdü.
Saint Benoit Kilisesi, Galata Okulu Vakfı Kültür Merkezi ve Eski Posta Han gibi adreslerin aynı festivalde yer alması önemli. Her yapı, içindeki esere farklı bir bağlam kazandırıyor. Kilisede hafıza üzerine düşünmekle bir kültür merkezinde moda fotoğraflarına bakmak, dikkatimizi başka yönlere taşıyor. Böylece mekan seçimi de serginin anlatısına katılıyor.
İstanbul’da kültür sanat hayatından söz ederken genellikle etkinliklerin çokluğunu öne çıkarıyoruz. Oysa bu etkinliklerin şehirle nasıl bağ kurduğu da en az sayıları kadar değerli. Bir sergi için yöneldiğimiz sokak, daha önce dikkat etmediğimiz bir yapıyı görünür kılabiliyor. Sanatla kurduğumuz ilişki, yaşadığımız şehre gösterdiğimiz ilgiyi de artırabiliyor.
212’nin “şehrin festivali” tanımı, benim için en çok burada anlam kazanıyor.
David Szauder: Hafızanın Güvenilmezliğiyle Yüzleşmek
Favorilerim arasında David Szauder’ın “Triptych: Hafıza, Kuşku ve Yazgılar” yerleştirmesinin özel bir yeri var. Sanatçı, Saint Benoit Kilisesi için tasarladığı çalışmada üç üretimini buluşturdu: Failed Memories, Doppelgänger ve Anna Réka Baktay ile birlikte geliştirdiği Folkloric Robots. Kilisenin üç bölümüne yayılan yerleştirme, ışık, görüntü ve yapay zekayı hafıza, benlik ve kolektif ses etrafında bir araya getirdi.

Bu birlikteliği, hatırlamanın ne kadar kırılgan olduğunu düşünmek için güçlü bir zemin olarak okuyorum. Geçmişten sakladığımız görüntülere büyük bir güven duyuyoruz. Bir fotoğrafın varlığı, bazen bir anının doğruluğunu kanıtlamaya yetiyor. Oysa aynı görüntüye yıllar sonra baktığımızda bambaşka ayrıntılar seçebiliyoruz. Değişen hayatımız, geçmişi okuma biçimimizi de değiştiriyor.

Szauder’ın bir araya getirdiği hafıza ve benlikle yüzleşme temaları, bu güveni sorgulamaya açıyor. Kendi görüntümüzle karşılaşmak bile basit bir tanıma eylemi olmaktan çıkabiliyor. Kendimizi hangi halimizle hatırlıyoruz? O görüntüde bugün bize yabancı gelen ne var?
Yerleştirmenin bir kilise için tasarlanması da bu okumayı derinleştiriyor. İnanç ve süreklilik çağrışımları taşıyan bir yapıda, değişken görüntülerle karşılaşmak geçmişe duyduğumuz güven üzerine düşündürüyor. Ben bu çalışmanın gücünü, teknolojinin açtığı sorularda buluyorum. Görüntü üretme olanakları çoğaldıkça, bir görüntünün bizim için ne ifade ettiğini yeniden tarif etmemiz gerekiyor.

Catherine Nelson: Doğaya Bütün Olarak Bakabilmek
Catherine Nelson’ın “Bir Gezegenin Portresi” sergisi, doğaya bakışımız üzerine düşünmek için başka bir alan açtı. Sanatçı, Future Memories serisinde Kosta Rika, Avustralya ve Azor Adaları’nda fotoğrafladığı manzaraları gökyüzünde süzülen kürelere dönüştürüyor. Fotoğraf, dijital tasarım ve resim bu üretimde birbirini tamamlıyor.
Bir manzarayı genellikle karşımızda uzanan bir görüntü olarak algılarız. Nelson’ın küreleri ise bakışı bir bütünün çevresinde topluyor. Bu biçim tercihini, ekosistemlerin birbirine bağlı yapısını görünür kılan bir yaklaşım olarak okuyorum. Görüntünün herhangi bir bölümünü diğerlerinden bağımsız düşünmek zorlaşıyor.

Burada güzellik, dikkatle birlikte sorumluluk da talep ediyor. Doğayı hayranlıkla seyretmek kolay. Onun sürekliliğiyle kendi yaşamımız arasındaki bağı kabul etmek daha zor. Nelson’ın kurguladığı dünyalar, bu iki tutum arasındaki mesafeyi düşünmeye davet ediyor.
Serinin Future Memories adı da bu nedenle anlamlı. Geleceği, henüz yaşanmamış bir zaman olarak düşünürüz. “Geleceğin hatıraları” fikri ise bugüne geriye dönüp bakıyormuşuz gibi bir mesafe kazandırıyor. Bugün gördüğümüz bir manzaranın yarın hangi koşullarda varlığını sürdüreceğini sorguluyoruz. Bence serginin etkisi, görsel çekiciliğiyle bu belirsizliği aynı anda taşımasında.
Frank Horvat: Doğallığın Ardındaki Dikkat
Frank Horvat’ın “Gülümseme Lütfen” sergisi, moda fotoğrafına bakarken insanla ve gündelik hayatla kurduğumuz ilişkiyi de gündeme getirdi. Özgün adı Please, Don’t Smile olan seçki, Horvat’ın kendine özgü görsel diline odaklandı.
Moda fotoğrafçılığını sokaklara taşıyan öncü isimlerden Horvat, modellerini Paris ve Londra gibi şehirlerin akışına yerleştirdi. Kurgulanmış görüntüyle gündelik hayatın kendiliğindenliği arasında bir ilişki kurdu. Bu yaklaşımda kıyafetle birlikte duruş, çevre ve insanın bulunduğu yere ait olma hali de önem kazanıyor.

Horvat’ın işlerini bugün düşünmek özellikle ilginç. Doğal görünmek için bile ayrıntılı hazırlık yaptığımız bir görüntü kültürünün içindeyiz. Rahatlık, samimiyet ve kendiliğindenlik de kolayca tekrarlanan pozlara dönüşebiliyor. Dolayısıyla bir fotoğrafın doğal görünmesiyle insana sahici bir yakınlık hissettirmesi arasında fark var.
Serginin dayandığı düşüncelerden biri, fotoğrafçının ne zaman deklanşöre basmayacağını da bilmesi. Bu yaklaşımı çok değerli buluyorum. Fotoğraf çekme imkanımızın neredeyse kesintisiz olduğu bir dönemde, seçim yapmak ve beklemek başlı başına bir dikkat biçimi.
Horvat’ın görsel dünyası, fotoğraftaki doğallığın arkasında ne kadar incelikli bir karar süreci bulunabileceğini hatırlatıyor. Görüntüdeki rahatlık, onu kuran bakışın titizliğiyle birlikte var olabiliyor.
Jill Greenberg: Bir Yüzde Kendimizi Aramak
Jill Greenberg’in “İnsan Aynası” başlığıyla sunulan Monkey Portraits serisi, portreye dair beklentilerimizi başka bir yöne çevirdi. Sanatçı, beş yıl boyunca farklı primat türlerini stüdyo ortamında fotoğrafladı. Bakışlar, mimikler ve jestler üzerinden insan davranışlarıyla yakınlıklar kurdu.

Bu seriyi düşünürken, bir yüzde duygu okuma alışkanlığımız öne çıkıyor. Bir ifadeyi hemen tanıdık bir sözcükle açıklamak istiyoruz: merak, öfke, sıkılma, şaşkınlık… Oysa o ifadeye yüklediğimiz anlam, kendi deneyimlerimizden de besleniyor. Görüntü, karşımızdaki canlı kadar bizim yorumlama biçimimiz hakkında da ipuçları veriyor.
“İnsan Aynası” adını bu yüzden yerinde buluyorum. Bir portreye bakarken kendimizden parçalar arıyoruz. Bize tanıdık gelen bir jest, aramızdaki mesafeyi azaltıyor. Ardından, kendimize özgü saydığımız davranışların ne kadarını paylaştığımız sorusu beliriyor.
Greenberg’in mizahla rahatsızlığı yan yana getiren yaklaşımı, bu yakınlığı kolay bir sevimlilik duygusunun ötesine taşıyor. İzleyicinin kendi konumunu sorgulamasına alan açıyor. İnsan merkezli bakışımızın ne kadar yerleşik olduğunu, çoğu zaman ancak böyle bir karşılaşmada fark ediyoruz.
Omar Victor Diop: Birlikte Yaşamanın Sorumluluğu
Greenberg’in portreleriyle Omar Victor Diop’un “Birlikte Var Olmak” sergisi arasında düşünsel bir bağ kurmak mümkün. Diop, Allegoria serisinde kendi yüzünü insan ile doğa arasındaki ilişkinin merkezine yerleştiriyor. Klasik resim, Batı Afrika stüdyo portreciliği ve Japon ukiyo-e baskıları, sanatçının yararlandığı görsel gelenekler arasında.
Bu farklı kaynaklar, çevresel adalet ve ortak sorumluluk meselelerini katmanlı bir görsel dille ele almasına imkân veriyor. Sanatçının kendi imgesini kullanmasını da bu sorumluluğun kişisel boyutunu görünür kılan bir tercih olarak okuyorum. Doğayla ilişkimizden söz ederken kendimizi resmin dışında tutmak güçleşiyor.

“Birlikte var olmak” kulağa uzlaşmacı geliyor. Ancak bu söz, yaşam biçimlerimizi sorgulamayı da gerektiriyor. Hangi kaynakları tüketiyoruz? Başka canlıların yaşam alanları üzerinde nasıl bir etki bırakıyoruz? Çevresel sorunların sonuçlarını kimler daha ağır yaşıyor?
Diop’un çalışmasının benim için önemli tarafı, bu soruları estetik bir deneyimin içine yerleştirmesi. Görsel geleneklerin zenginliği, konunun ağırlığına yaklaşmak için bir yol açıyor. Nelson’ın ekosistemleri bir bütün olarak düşünmeye çağıran küreleriyle birlikte ele alındığında, festivalin doğaya dair tartışması da derinleşiyor. Biri bütüne bakmayı, diğeri o bütün içindeki yerimizi değerlendirmeyi öneriyor.
Modernizmin İnşası: Fotoğrafın Deneysel Hafızası
“Modernizmin İnşası”, festivaldeki çağdaş üretimlere tarihsel bir perspektiften bakmak için önemli bir duraktı. On Construction: Brazilian Modernist Photography, 1939–1964 başlığını taşıyan seçki, Foto Cine Clube Bandeirante çevresindeki üretimleri bir araya getirdi. Fotogramlar, fotomontajlar, alışılmadık kadrajlar ve deneysel kompozisyonlar bu görsel dilin parçalarıydı.
Bugün fotoğrafın dönüşümünü konuşurken dikkatimizi hızla dijital müdahalelere ve yapay zekâya yöneltiyoruz. Brezilya modernist fotoğrafçılığına odaklanan bu seçki, görüntüyle deney yapmanın çok daha uzun bir geçmişi bulunduğunu hatırlattı.
Kadrajı değiştirmek, biçimleri yeniden düzenlemek ya da farklı görüntüler arasında ilişki kurmak, fotoğrafın anlatım olanaklarını genişletiyor. Bu açıdan sergi, güncel teknoloji tartışmalarına da yararlı bir mesafe kazandırıyor. Kullanılan araçla birlikte sanatçının o araç üzerinden nasıl bir düşünce geliştirdiğine bakmak gerekiyor.
Fotoğrafın 200. yılını odağına alan bir festivalde böyle bir tarihsel seçkinin bulunmasını anlamlı buluyorum. Geçmiş üretimlerle bugünkü denemeler arasında bağ kurabiliyoruz. Fotoğraf tarihini düşünürken deneyselliği, arayışı ve yerleşik görme alışkanlıklarına itirazı da hesaba katıyoruz.
Eski Posta Han’da Karaca ve Işığın İzinde
Eski Posta Han’daki programın özellikle söz etmek istediğim buluşmalarından biri de Karaca’nın desteğiyle gerçekleşen Xuebing Du sergisiydi. Günlük yaşamın farklı alanlarında karşımıza çıkan Karaca, bu kez “Mother of Pearl / Işığın İzinde” ile festivalde yer aldı.
Sergi, Xuebing Du’nun çiçekleri ve doğal biçimleri ışık, doku ve yakınlık üzerinden ele aldığı iki serisini buluşturdu. Mother of Pearl: When Light Touches Longing ile Still Life: In the Presence of Things, klasik resim geleneği ve çağdaş fotoğraf arasında ilişki kurdu. Sanatçı, güzellik, kırılganlık ve geçicilik üzerinde durdu.
Bu yaklaşım, festivalin büyük sorularına gündelik olanın içinden katılıyor. Bir çiçeğe, bir yüzeye ya da bir nesneye gösterdiğimiz dikkat de dünyayla ilişkimizi anlatıyor. Tanıdık bir biçim, ışık ve doku üzerinden başka bir görsel deneyime dönüşebiliyor. Buradan hareketle, güzelliği fark etmenin zaman ayırmayı gerektirdiğini düşünüyorum.

Karaca’nın bu sergiye desteğini de bu bağlamda anlamlı buluyorum. Ev yaşamı ve sofra kültürüyle ilişkilendirdiğimiz bir markanın, gündelik olanın estetik değerini ele alan bir üretime alan açması tutarlı bir buluşma. Markaların sanat desteğinde, eserle kurulan bu ilişkinin niteliği önemli.
Xuebing Du’nun sergisi, bu desteğin merkezine sanatçının dünyasını yerleştirdi. Işığa, doğal formlara ve geçiciliğe odaklanan çalışma, Eski Posta Han’daki farklı anlatılar arasında kendi düşünme alanını açtı.
Festival Bitti, Bakış Üzerine Düşünmek Sürüyor
Favorilerimi yan yana koyduğumda, aralarındaki ilişkiler daha da belirginleşiyor. Szauder hafızaya duyduğumuz güveni sorgulamaya açıyor. Nelson ve Diop, doğayla ilişkimize farklı ölçeklerden yaklaşıyor. Greenberg, başka bir canlıya bakarken kendimizi nasıl merkeze aldığımızı düşündürüyor. Horvat, dikkatin ve seçimin değerini hatırlatıyor. Brezilyalı modernistlerin deneyleriyle Xuebing Du’nun ışığa yaklaşımı ise görüntünün nasıl kurulabileceğine dair başka yollar gösteriyor.
Bu işleri tek bir düşünceye indirgemek istemiyorum. Her birinin ayrı bir dili ve meselesi var. Yine de birlikte ele alındıklarında, fotoğrafın hayatla kurduğu ilişkinin genişliğini hissettiriyorlar. Hatırlamak, kendini tanımak, başka canlıları anlamak, geçmişi yorumlamak ve geleceğe dair sorumluluk almak aynı program içinde karşılık bulabiliyor.

212 Photography Istanbul, 11 Ekim’de dokuzuncu edisyonunu tamamladı. Benim için bu yılın değeri, üzerinde düşünmek istediğim bu kadar farklı üretimi İstanbul’da bir araya getirmesindeydi.
Her gün bu kadar çok görüntüyle karşılaşırken, hangilerine zaman ayırdığımızı sormaya değer. İyi bir sergi, bu seçimin önemini yeniden hissettiriyor. 212’nin ardından aklımda kalan da bu: Bir fotoğrafa daha dikkatli bakmak, onun gösterdiği dünyaya karşı daha dikkatli olmanın başlangıcı olabilir.
