Bir otelin geçmişi ne kadar büyükse, bugününden beklentimiz de o kadar yüksek olur.
“Bu da nereden çıktı?” diyebilirsiniz.
Haklısınız. Başlıktaki soru biraz provokatif. Ama bazen bir otelin, bir markanın ve hatta bir kurumun bugününü anlatmanın en çarpıcı yolu, sofraya gelen tabaktan geçer.
Benim hikâyem ise İstanbul’un en ikonik otellerinden biriyle, Taksim’deki Divan ile başlıyor.

Çünkü Divan sadece bir otel değildir.
Divan, İstanbul’un modern turizm tarihinin yaşayan tanıklarından biridir.
Ve tam da bu nedenle, bugün yaşanan bazı sorunları sıradan bir otel şikâyeti olarak görmek mümkün değildir.
BİR OTELDEN FAZLASI: DİVAN
Divan Oteli’nin hikâyesi 1950’lerin İstanbul’una kadar uzanıyor.
Vehbi Koç’un İstanbul’da bulunduğu dönemlerde konaklama ihtiyacını yakından görmesi, onu başlangıçta kendi ailesi ve iş çevresi için bir yapı düşünmeye yöneltmişti. Daha sonra İstanbul’un artan turizm ve iş dünyası hareketliliği karşısında bu fikir otele dönüştü.
Divan’ın inşaatına 1950’lerin ilk yarısında başlandı. Dönemin önemli mimarlarından Rükneddin Güney’in tasarladığı yapı, Türk sermayesiyle gerçekleştirilen modern otelcilik yatırımlarının önemli örneklerinden biri oldu. (İstanbul Ansiklopedisi )

Vehbi Koç açısından Divan’ın anlamı yalnızca bir gayrimenkul yatırımı değildi.
Bu, onun Türkiye’nin turizm potansiyeline duyduğu güvenin de bir göstergesiydi.
Koç Topluluğu’nun turizm sektöründeki ilk yatırımı Divan’dı. Resmî Koç kaynakları da Divan Oteli’nin 1956 yılında açıldığını ve topluluğun turizm alanındaki ilk yatırımı olduğunu belirtiyor.
O dönemde İstanbul’un uluslararası ölçekte konaklama kapasitesi sınırlıydı. Hilton yeni açılmıştı, Park Otel kapanmıştı ve uluslararası toplantılar için yeterli yatak kapasitesi bulunmuyordu.
Nitekim 1955 yılında İstanbul’da yapılacak Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası toplantıları öncesinde Vehbi Koç’tan otelin yetiştirilmesi istendi. Otel bazı eksikleriyle delegeleri ağırladı.
Bu ayrıntı çok önemli.
Çünkü Divan, daha ilk günlerinden itibaren İstanbul’un uluslararası turizm iddiasının bir parçasıydı.
“DİVAN” İSMİ NASIL DOĞDU?
Vehbi Koç’un otelin adına özellikle Türkçe bir isim verilmesini istediği anlatılıyor.
İsim için düzenlenen çalışmada çok sayıda öneri değerlendirildi ve sonunda “Divan” isminde karar kılındı.
Fikret Adil ve Ömer Sami Coşar’ın önerisi öne çıktı.
“Divan” kelimesi hem Türk kültürünün tarihsel hafızasına gönderme yapıyor hem de farklı dillerde telaffuzu kolay, kısa ve güçlü bir marka ismi oluşturuyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bunun ne kadar doğru bir marka kararı olduğunu daha iyi anlıyoruz.
SADECE OTEL DEĞİL, İSTANBUL’UN SOSYAL HAYATININ BİR PARÇASI
Divan’ın açılışı da sıradan bir otel açılışı değildi.
1956’daki açılış programında Adnan Menderes’in yanı sıra dönemin önemli devlet ve sanat insanları yer aldı. Cemal Reşit Rey, Ayla Erduran ve Münir Nureddin Selçuk gibi isimlerin yer aldığı program, Divan’ın daha ilk günden itibaren yalnızca konaklama değil, sosyokültürel hayatın da merkezi olacağının işaretiydi.
Divan Pastanesi, Divan Bar, restoranları ve müzikli etkinlikleriyle kısa zamanda sanatçıların, yazarların, iş insanlarının ve İstanbul sosyetesinin buluşma noktalarından biri haline geldi.
Araştırmalar da Divan’ın 1950’li yıllarda müzikli çay saatleri, yılbaşı organizasyonları ve Türk ve dünya mutfağını sunan restoranıyla İstanbul sosyal hayatının önemli mekânlarından biri olduğunu ortaya koyuyor.
Yani mesele yalnızca “otel” değildi.
Bir yaşam kültürü oluşmuştu.
VEHBİ KOÇ İÇİN NEDEN BU KADAR ÖNEMLİYDİ?
Bence asıl mesele burada.
Vehbi Koç’un iş dünyasındaki yaklaşımını düşündüğümüzde Divan’ın anlamı daha iyi ortaya çıkıyor.
O, sadece para kazandıracak yatırımlar arayan bir iş insanı değildi. Türkiye’de henüz gelişmekte olan sektörleri erkenden görmeye çalışan bir girişimciydi.
1950’lerde sanayi yatırımlarını büyütürken turizmin de Türkiye için önemli bir gelecek alanı olduğunu fark etmişti.
Divan bu nedenle Koç ailesinin tarihinde ayrı bir yere sahiptir.
Bugün Koç Topluluğu’nun sanayi, otomotiv, enerji, finans, kültür ve turizm alanındaki dev yapısını konuşurken Divan’ın o ilk yıllardaki mütevazı başlangıcını unutmamak gerekir.
98 odalı bir otel, bugün çok daha büyük bir Divan markasının başlangıç noktasıydı.
Koç kaynaklarına göre 1956’da 6 milyon lira maliyetle gerçekleştirilen yatırım, başlangıçta 98 odalıydı; daha sonraki yıllarda büyüyerek bugünkü yapısına ulaştı. (Divan )
Bu nedenle Divan, Vehbi Koç için yalnızca bir bina değil, Türkiye’nin geleceğine yapılan bir yatırım fikrinin somutlaşmış haliydi.
O AVİZELER, O ZARAFET VE O DETAYLAR…
Divan’ın eski dönemini bilenlerin anlattığı en önemli şeylerden biri de ayrıntılara verilen önemdir.
Mobilyadan aydınlatmaya, mutfaktan servise kadar her detayın üzerinde durulurdu.
Semahat Arsel’in de dekorasyon ve özellikle iç mekân seçimlerinde titizliğiyle bilindiği anlatılır.
Böyle bir kurum kültüründe “detay” kelimesi çok önemlidir.
Çünkü beş yıldızlı otelcilik aslında yıldız sayısından önce detayların toplamıdır.
Bir peçetenin katlanışından garsonun hitabına…
Bir tabağın sunumundan lobinin temizliğine…
Bir misafirin kahvaltıya girişindeki karşılamadan, otelin arka kapısındaki sigara izmaritine kadar…
Hepsi markanın parçasıdır.
ŞİMDİ GELELİM BUGÜNE…
Bugün Divan’ın kapısından içeri girerken insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Vehbi Koç bugün burada olsaydı ne düşünürdü?
Çünkü bana ulaşan ve bizzat gözlemlediğim bazı durumlar, bu tarihi markanın hizmet anlayışı açısından ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Örneğin yemeklerde hijyen problemi yaşandığını söyleyen misafirler var.
Benim yaşadığım deneyimde de yemekten kıl çıktığı oldu.
Garson özür diledi.
Fakat sorun bir kez yaşandıktan sonra insan ister istemez daha dikkatli oluyor.
Sonra tekrar gidiyorsunuz…
Ve aynı problemle tekrar karşılaşınca mesele artık “olur böyle şeyler” sınırından çıkıyor.
Bir otelde yemek hijyeni, tartışmaya açık bir konu değildir.
Özellikle de Divan gibi geçmişi ve fiyat seviyesi itibarıyla yüksek standart iddiası taşıyan bir markada.
KAHVALTIYA GİRERKEN MİSAFİR Mİ, ŞÜPHELİ Mİ?
Bir başka konu ise kahvaltı salonundaki yaklaşım.
Konaklama paketinde kahvaltısı bulunan misafire girişte,
“kahvaltınız dahil mi?”
diye sormak elbette normaldir.
Fakat bunun üslubu önemlidir.
Misafiri kendisini ispat etmek zorunda bırakacak, “bir daha bakalım” tonuna dönüşen yaklaşım, beş yıldızlı otelcilik kültürüne yakışmaz.
8 yaşındaki çocuğa girişte kimlik ve güvenlik kontrolü yapılabilir.
Hatta yapılmalıdır.
Ama güvenlik ile güvensizlik hissi yaratmak arasında çok ince bir çizgi vardır.
Özellikle çocuklu ailelerin veya yıllardır otelde konaklayan misafirlerin bu süreçte kendilerini potansiyel suçlu gibi hissetmemesi gerekir.
GÜVENLİK SADECE ANA KAPIDA MI?
Bir başka dikkat çekici konu da otelin pastane girişinden içeri giren kişilerin otelin diğer bölümlerine ulaşabilmesi konusundaki soru işaretleri.
Eğer güvenlik prosedürü yalnızca ana kapıyla sınırlıysa burada yönetimin yeniden değerlendirmesi gereken bir alan olduğu açıktır.
Güvenlik, misafiri rahatsız etmek için değil, misafirin kendisini güvende hissetmesi için vardır.
OTELİN ARKA KAPISI DA OTELDİR!
Gelelim belki de en basit ama en önemli görüntülerden birine.
Mal kabul bölümünün önünde günün çeşitli saatlerinde sigara içenler…
Kamyon şoförleri…
Kaldırıma taşan kalabalık…
Yere atılmış izmaritler…
Bunlar küçük ayrıntılar gibi görülebilir.
Ama turizmde küçük ayrıntı yoktur.
Misafir otelin ön kapısından girdiğinde beş yıldız görüyor, arka kapıya baktığında başka bir dünya görüyorsa, marka algısında çatlak oluşur.
Oteli sadece lobiden ibaret sanmak, otelciliği anlamamaktır.
ESKİ TOKATLIYAN, PERA PALACE VE DIVAN…
İstanbul’un Beyoğlu ve Taksim hattı, yüzyılı aşkın süredir konaklama kültürünün merkezlerinden biridir.
Tokatlıyan…
Pera Palace…
Ve ardından Divan…
Bu isimler İstanbul’un modern otelcilik hafızasının farklı dönemlerini temsil eder.
Bugün Taksim’de yüksek hizmet standardı ve tarihî kimlik arayan bir misafir için Divan’ın hâlâ önemli bir sığınak olması beklenir.
Tam da bu yüzden beklenti büyüktür.
Çünkü Divan sıradan bir şehir oteli değildir.
İstanbul’un hafızasında yeri olan bir markadır.
NEREDE O ESKİ OTELCİLER?
Koç Grubu turizm tarihinde çok değerli yöneticiler gördü.
Benim de hafızamda bunlardan biri Antalya Talya Oteli’nden rahmetli Rezzan Bey’dir.
Kendisinde yalnızca yöneticilik değil, gerçek anlamda bir otelcilik karizması vardı.
Üstü açık Mustang’iyle Antalya sokaklarında dolaşan, gerektiğinde müdür, gerektiğinde konusunun en donanımlı insanı olarak karşınıza çıkan bir ekol yöneticiydi.
Bugün onun yetiştirdiği insanların izlerini hâlâ turizm sektöründe görmek mümkün.
Çeşme Ontur’dan Gökçe Kesikçiler de bu kültürün devamındaki isimlerden biri olarak aklıma geliyor.
Peki şimdi soruyorum:
Nerede o yöneticiler?
Nerede misafiri daha kapıdan girdiği anda tanıyan, çalışanına sahip çıkan, mutfağa girip tabağı kontrol eden, otelin arka kapısını da ön kapısı kadar önemseyen yöneticiler?
RAHMİ KOÇ’TAN ÖĞRENDİĞİM İKİ CÜMLE
Yıllar önce İzmir’de Rahmi Koç’u ağırlama fırsatım olmuştu.
Rahmetli Memduh Bey’in döneminde Setur Ege Müdürü, Kemal Zorlu’nun Ege Palas Oteli ve Genç AŞ toplantımız…
Rahmi Bey’in bana ve yanımdakilere söylediği iki cümle hâlâ kulağımda:
“Acele iş ile önemli işi ayırt etmesini bilin.”
Ve:
“Kurumlarınıza yönetici seçimine çok dikkat edin. Sizi temsil ederler.”
İşte bugün bu yazının asıl meselesi tam da burada.
Divan’da yaşananları sadece “yemekten kıl çıktı” seviyesinde değerlendirmek haksızlık olur.
Mesele daha büyük.
Mesele, yöneticinin markayı temsil etme biçimidir.
KOÇ AİLESİNE BİR ÇAĞRI
Rahmi Koç’un helikopteriyle gelip yönetim toplantılarını yaptığı, Vehbi Koç’un Türkiye turizmine yatırım vizyonunun sembolü olan bu yapının bugün geldiği noktayı acaba üst yönetim ne kadar yakından görüyor?
Ali Koç’un Fenerbahçe Başkanlığı öncesinden de detaylara verdiği önemi bilenlerdenim.
Ömer Koç’un sanat, kültür ve zarafet konusundaki duyarlılığını da biliyoruz.
O zaman benim naçizane önerim şudur:
Bir gün Divan’a haber vermeden, “tedbili kıyafet” gelin.
Lobide oturun.
Pastaneden girin.
Kahvaltıya gidin.
Tuvaletlere bakın.
Mutfak hizmetini gözlemleyin.
Garsonun misafire nasıl davrandığını izleyin.
Mal kabul kapısının önünden geçin.
Ve mümkünse bir de yemek yiyin.
Çünkü yönetim raporları her zaman gerçeği anlatmaz.
Bazen en doğru raporu misafirin tabağı verir.
“KOÇ ARTIK ESKİ KOÇ DEĞİL” Mİ?
Bu cümleyi özellikle kullanıyorum çünkü mesele bir aileyi veya bir kurumu eleştirmek değil.
Tam tersine…
Koç markasının Türkiye’deki ağırlığını bilen biri olarak söylüyorum:
Böyle bir markanın standardı sıradanlaştırılmamalıdır.
Vehbi Koç’un Divan’ı kurarken ortaya koyduğu anlayış, “bir otel yapalım” anlayışı değildi.
O dönemin Türkiye’sinde uluslararası standartlarda bir konaklama kültürü oluşturma iddiası vardı.
Bugün Divan’ın 1956’daki 98 odalı başlangıcından 191 odalı modern yapıya dönüşmesi, bu markanın büyüklüğünü gösteriyor.
Ama büyümek başka şeydir.
Kültürü korumak başka şey.
VE SON SÖZ…
Rahmi Koç yemeklerini kıllı mı, kılsız mı tercih eder bilmiyorum.
Ama emin olduğum bir şey var:
Vehbi Koç yaşasaydı, Divan’ın mutfağında böyle bir problem duyduğunda yalnızca tabağa bakmazdı.
Yöneticisine bakardı.
Çünkü onun kuşağının iş anlayışında kalite, yalnızca ürünün kendisi değildi.
İşin başındaki insan da ürünün bir parçasıydı.
Bugün Divan’ın ihtiyacı belki yeni bir dekorasyondan, yeni bir menüden veya yeni bir reklam kampanyasından önce çok daha basit bir şey:
Eski Divan ruhunu yeniden hatırlamak.
Misafire saygı…
Çalışana saygı…
Hijyen…
Güvenlik…
Zarafet…
Ve en önemlisi, “Ben bu kurumun yöneticisiyim, burası benim sorumluluğum” diyebilmek.
Çünkü İstanbul’un merkezinde çok otel var.
Ama Divan’ın bir tarihi var.
O tarih de Vehbi Koç’un imzasını taşıyor.
Ve tarihi olan markaların en büyük sorumluluğu, geçmişleriyle övünmek değil;
geçmişlerinin hak ettiği standardı bugün de yaşatabilmektir.
Bu haftalık benden bu kadar.
Kalın sağlıcakla.
