• 16 NİSAN Salı 21:05
  • HV
Advert

Venedik ve 59. Venedik Bienali hakkında bilmeniz gerekenler

Yayın Tarihi : 07-12-2022 14:24

Kasım ayı boyunca beş Avrupa şehrini gezme fırsatım oldu. Programlar üst üste geldiği için biraz yoğundum o sebeple Venedik ve Venedik Bienali ile ilgili izlenimlerimi şuanda yazma fırsatı bulabildim. Diğer şehirlerde de harika bir noel atmosferi hakimdi. Avrupa şehirlerinde genelde 25 Kasım itibariyle noel pazarları kurulmaya başlıyor. Bu şehirlerle ilgili detaylı yazılarımı da paylaşıyor olacağım. Şimdi gelelim Venedik’e…

Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan ve Adriyatik Denizi kıyılarında kurulmuş olan yüzen şehir Venedik; 118 adanın bir araya gelmesinden ve bu adalar arasında bulunan 170 adet kanaldan oluşur. Bu kanallar üzerine kurulu 400 adet köprüyle adacıklar arasında geçiş sağlanır. 

 

Venedikliler asırlardır ulaşımlarını şehrin simgesi haline gelen gondollarla sağlamışlar. Günümüzde gondolculuk babadan oğula geçen bir meslek olarak halen devam ediyor ve şehrin simgesi olarak turistleri masalsı bir görüntünün içinde gezdirmek için kullanılıyor.

Doğuyu batıya taşıyan, kanalları, gondolları, sarayları, Bizans sanatı etkisindeki kiliseleriyle İtalya’nın en romantik şehri Venedik; 58 ülkeden 213 sanatçının katıldığı dünyanın en prestijli sanat etkinliği olan Venedik Bienali’ne ev sahipliği yaptı. Venedik Bienali, İtalya’nın Venedik kentinde iki yılda bir düzenen, Nisan ve Kasım ayları arasında devam eden uluslararası bir çağdaş sanat sergisi.

Bu yıl 59. su düzenlenen “The Milk of Dreams” başlıklı bienalin küratörlüğünü sanat yönetmeni Cecilia Alemani üstlendi. 

(Venedik Bienali Sanat Yönetmeni Cecilia Alemani çağdaş sanatçılar için çok sayıda sergi düzenlemiş bir isim. 2017 Biennale Arte kapsamında İtalyan Pavyonunun küratörlüğünü üstlenmişti ve halen New York’taki kent parkının halk sanatı programı High Line Art’ın direktörü ve baş küratörü olarak görev yapmakta.)

Ana hatlarıyla bazı temel hususlara değinecek olursam:

1- Sergi Sürrealizme odaklanıyor. 

2- Kadın sanatçılara benzeri görülmemiş bir vurgu yapıyor. (The Milk of Dreams’de 213 sanatçı yer alıyor ve sanatçıların çoğunluğunun erkek olarak tanımlandığı önceki gösterilerin aksine bu sene sanatçıların sadece yüzde 10’u kendini erkek olarak tanımlandı. Bienalin sanat yönetmeni Alemani, gösterisini açıkça feminist olarak tanımlıyor.)

3- Sergi “The Milk of Dreams” (Rüyaların Sütü) adını İngiliz sürrealist ressam Leonora Carrington’ın kitabından alıyor. Yaşamın sürekli olarak hayal gücü prizması aracılığıyla yeniden tanımlandığı büyülü bir dünyayı betimleyen bir kitap bu. Herkesin değişebileceği, dönüşebileceği, bir şey ya da bir başkası olabileceği; olasılıklarla dolu özgür bir dünyaya vurgu yapıyor. 

4- Leonora Carrington’ın dünya dışı yaratıklarını, diğer dönüşüm figürleriyle birlikte, bedenlerin metamorfozları ve insan tanımları arasında hayali bir yolculuğa çıkarttı.

5- 127 yıllık tarihinde ilk defa çoğunlukla kadın ve cinsiyete bağlı olmayan sanatçıların yer verildiği, 150 yıllık sanat üretimini kapsayan bir sanat şöleni sunuldu.

6- Bienal ana sergisi 2 ana mekanda; Arsenale ve Giardini’de gerçekleşti.

Bienalin yönelttiği bazı sorular ise şunlardı:

Sergi, küratörün sanatçılarla yaptığı çeşitli söyleşiler sırasında ortaya attığı;

-İnsanın tanımı nasıl değişiyor?

-Yaşamı oluşturan nedir ve bitkinin hayvandan ne farkı vardır, insanı insan olmayandan ayıran nedir?

-Gezegenimize, diğer insanlara, hemcinslerimize ve başka yaşam formlarına karşı sorumluluklarımız neler?

-Biz olmasak hayat neye benzerdi?

gibi bir dizi soruya odaklanıldı. 

Bu sorulardan yola çıkan Alemani’ye göre ‘’The Milk of Dreams’’ sergisi üç ana temaya odaklanıyordu:

1- Bedenlerin temsili ve metamorfozları

2- Bireyler ve teknolojiler arasındaki ilişki

3- Bedenlerle Dünya arasındaki bağlantı

Günümüz dünyasının gerçekliği pandemi, ekonomik kriz ve savaşken; ‘’ The Milk of Dreams’’, hayallerden beslenerek kendi gerçeküstü dünyasını yaratmıştı.. Sadetle: Rüyalar, gerçek üstü dünyalar ve kadın sanatçılar en temel vurguydu.

Notlar:

Rusya Federasyonu Pavyonu yetkilileri görevlerinden istifa ettiğinden ülke olarak bienale katılmadılar.

Ayrıca Venedik Bienali, Rusya’ya karşı özgürlüğü savunmaya devam edenlere kapılarını kapatmadı.

Arsenale, sanayileşme öncesi Venedik şehrinin en büyük üretim merkeziydi. Burada mesai yapan işçilerin sayısı 2000’i buluyordu. Şehrin ekonomik, politik ve askeri gücünün simgesiydi. 

Arsenale binası: Arnavutluk, Arjantin, Çin, Hırvatistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Filipinler, Gürcistan, Endonezya, İrlanda, İtalya, Kosova, Latvia, Makedonya, Malta, Meksika, Yeni Zelanda, Peru, Singapur, Slovenya, Güney Afrika, Özbekistan, Tunus ve Türkiye’nin ulusal pavyonlarına ev sahipliği yaptı.

Giardini: 29 ülkenin pavyonuna ev sahipliği yaptı. Pavyonların bazıları dünyaca ünlü mimarlar tarafından tasarlandı. Bunlar arasında; 

-Josef Hoffmann’ın Avusturya Pavyonu, 

-Gerrit Thomas Rietveld’in Hollanda Pavyonu ve -Alvar Aalto’nun ikizkenar yamuk şeklinde tasarladığı prefabrik Finlandiya Pavyonu var.

Amerika, Fransa, İsviçre, İngiltere, Venezia gibi bienalin en iyi ülke pavyonları da burada bulunuyordu.

Akılda kalanlardan bazıları:

-Peggy Guggenheim’ın ömrünü adadığı, koleksiyonunun yer aldığı Guggenheim Evi ve Guggenheim Müzesi’ndeki 40 uluslararası müze ve özel koleksiyondan toplanmış 60 eserden oluşan “Surrealism and Magic” sergisi.

-Venedik gotiği ve Rönesans’ının en önemli sanatçılarının eserlerini barındıran Accademia Galerisi 

-Türkiye’den Füsun Onur’un  ‘’Evvel Zaman İçinde’’ isimli sergisi, metalleri eğip bükerek yarattığı minimal fareler ve kediler üzerinden sunduğu bir hikaye.

-Dünyaca ünlü Pinault Koleksiyonu’na ait mekânlardan Palazzo Grassi’de gerçekleşen, Güney Afrikalı sanatçı Marlene Dumas’nın 1984’ten beri ürettiği 100’ün üzerinde eserin yer aldığı “Open-end” sergisi.

-Palazzo Ducale’de, hepsi bu mekâna özgü üretilen eserlerinin yer aldığı yaşayan en ünlü Alman sanatçılardan olan Anselm Kiefer sergisi, -Fondazione Louis Vuitton içinde tek işi ile yer alan Katherina Grosse sergisi ve Dükler Sarayı 

-Giardini’de (Napolyon’un işgali sırasında yarattığı Bahçeler) yer alan kısmını ve aralarında Amerika, Fransa, İsviçre, İngiltere gibi bu bienalin en iyi ülke pavyonlarının bulunduğu bölümler.

-Accademia Galerisi’ndeki sergisiyle ilk İngiliz sanatçı olmaya layık görülen Anish Kapoor’un, kariyerinin farklı dönemlerinden eserlerini, karbon nano-teknolojisini kullanarak gerçekleştirdiği yeni üretimleriyle bir araya getiren sergi.

-Arsenale’de ayakkabılarınızı çıkartarak girdiğiniz Özbekistan pavyonu da sıradışıydı.

Barbara Kruger

Feminist bakış açısıyla sosyal klişeleri sorgulayan, kısa metinler içeren geniş formatlı grafikler oluşturan kavramsal sanatçı Barbara Kruger ana sergide yer alıyordu. 

Duvardan duvara bir yerleştirmeyle, arzu ve bedenler üzerine iyi ve kötü şeyler hakkında bir metini görsel olarak sunuyordu. Yerleşik güç yapılarını ve sosyal yapıları ortaya çıkarmak ve sorgulamak için görüntüleri, dili ve teknolojiyi kullanan Kruger, bu yerleştirmesinde de farklı bir görsel dil kullanmış.

Marlene Dumas, “Open-end”

Pinault Koleksiyonu’nun tematik sergileriyle dönüşümlü olarak düzenlenen, önemli çağdaş sanatçılara adanmış monografik gösteriler döngüsünün sonuncusu olan “Open-end”, Marlene Dumas’ın eserlerini sunuyordu. Sanatçının 1984’ten günümüze kadar üretmiş olduğu yağlı boya tabloları ve mürekkep çizimleri dahil olmak üzere, 100’den fazla eserinin yanı sıra henüz sergilenmemiş son dönem yapıtları da yer aldı. Dumas’a adanmış büyük bir monografi sergisi bienal çerçevesinde görülmesi gereken seçkilerden biriydi.

Anselm Kiefer

 “Questi scritti, quando verranno bruciati, daranno finalmente un po’ di luce (Andrea Emo)” – Bu yazılar yakıldığında nihayet biraz ışık verecek. 

Palazzo Ducale’deki yerleştirmede Anselm Kiefer, Venedik’in kuzey ve güney arasındaki benzersiz konumunu ve Doğu ile Batı arasındaki etkileşimini yansıtıyor. Goethe’nin trajik oyunu “Faust”tan esinlenen sanatçı, Venedik’in tarihini eserinde bu bağlamda ifade ediyor. 

Anish Kapoor

İngiliz heykeltıraş Anish Kapoor, Gallerie dell’Accademia ve Palazzo Manfrin’deki sergisiyle Venedik’te sanatseverlerle buluşuyor. Mekan seçimini, özellikle Rönesans dönemine ait yapıtların ve tarihte önemli yer edinmiş usta ressamların eserlerinin sergilendiği alandan yana kullanan sanatçı, nanoteknoloji yardımıyla ürettiği çalışmalarını izleyicinin beğenisine sunuyor.

Mary Weatherford, “The Flaying of Marsyas”

Los Angeleslı sanatçı Mary Weatherford, “The Flaying of Marsyas” adlı enstalasyonunu, 10 yıl önce Roma’da Scuderie del Quirinale’de gördüğü Titian’ın geç Rönesans başyapıtı “The Flaying of Marsyas” tan etkilenerek oluşturdu. Weatherford, orijinal çalışmanın unsurlarına dikkat çekmek için bu üretiminde neon ışıklar kullandı. Gölgeli ve kasvetli bir üslubu olan bu çalışma Venedik Bienali’nin dikkat çeken eserlerindendi.

Noah Davis

2015’te 32 yaşında yaşamını yitiren Noah Davis’in eserleri çağdaş siyah Amerikan yaşamına farklı yorum getiren resimleriyle Venedik Bienali’nde görülmesi gereken sergilerdendi.