Gecce Gurme Kurulu üyesi yazar Ali Esad Göksel yazdı

Gecce Gurme Kurulu'nun değerli isimlerinden Ali Esad Göksel, bu hafta Habertürk Cumartesi'ndeki köşesinde keyif dolu bir yazı paylaştı..

13 Haziran 2015 15:06
Gecce Gurme Kurulu üyesi yazar Ali Esad Göksel yazdı
Fellini’nin gemisi

Epey bir zaman oluyor. Bir “gemi” deneyimim olmuştu. An gibi hatırımda: İyiydi, hoştu ama gemiden şu hisle karaya çıkmıştım: Bir daha gemi gezisi mi, asla yapılmayacak! O seferin gemi mevcudu adeta sıkıştırılmış iri mi iri bir tatil köyü idi...

Zaman geçti. Silversea-Airep yakaladı: “Asla baştan hayır dememelisin!” Peki ama ne diye? “Gemiler birbirinden farklı da ondan!”

En çok yüz göz olduğum Akdeniz bende her seferinde yeniden heyecan yaratır. Çocuklara mahsus safiyane, sevinç dolu bir heyecan. Seferimiz böyle başlıyor. Nice’e uçuyoruz. Burası Fransız Akdenizi’nin kapısı. Öyle bir yere yerleşmiş ki...

Cote d’Azur denilen yer büyük bir koy. Sağına soluna, hatta sadece Fransa’ya da değil, kuzeybatı İtalya’ya bile ulaşmak için stratejik bir sahil. Nice’te sadece bir gece konaklayacağız. Ertesi sabah erkenden Monte Carlo’ya yola koyulunacak.

KATE MOSS NE YEDİ?

O gecce La Petite Maison’da, eski Nice’in civcivli adresinde yemekteyiz. Gideni geleni çok fiyakalı. Anlatıyorlar: “Sarkozy, Carla Bruni ile şu masada diz dize oturdu. Sonra Madonna var ya...” Geçiniz. “Sonra efendim Beyonce...” Onu da geçiniz... “Sonra Kate Moss...” Hah, onu öğrenmeliyim... Baştan şunu söyleyelim. Servis iyi, mutfak ise ortalama. Burası Nice’in en havalı lokantalarındandır. Şöhreti tavan. “Nasıl olur?” demeyin. Demek ki buranın arz ve talebi bu düzeyde. Provance mutfağından bir iki ufak atıştırmalık ve Niçoise salata ile yetiniyorum.
Nihayet sabah oluyor. Nice sahil şeridi için söylenecek tek şey şudur: Bizim tüm belediyecilerimiz bir kez burayı görmeli. Malum vasat tabiat verilerinden nasıl bir şöhret, marka yapılırmış diye!

Yola koyulacağız. Fakat otomobil istediğimiz şirket müsait olmayınca, çaresizlik bizi çok hoş bir sürprize sürüklüyor. Otelin kapısına bir cabriolet getirmişler. Meğerse bu Road Show sadece üstü açık arabaları kiralayan bir kuruluş değil miymiş! Bizim antika otomobil sevdalıları Selim-Murat Özgörkey biraderlerin kulakları çınlasın. Neşemiz tam. Şu Nice’ten kurtulduk ya.

AHH GRACE AH!

Tırmana tırmana çıkıyoruz. Viraj üstüne viraj. Bir zamanlar Grace Kelly vardı ya... Sağ tarafımız Akdeniz, Cap Ferrat. Gördüğümüz güzellik romantik döneme ait bir tablo gibi. Ruhumuz okşanıyor. Ama gördüklerimiz sadece tabiat değil. Aynı zamanda insan eli ile de oluşturulmuş. O köylerin el değmemiş saflıkları, sonrası da var. Belli ki ümmi peyzaj mimarlarınca dikilmiş ağaçlar... Bazılarını birisi gelip öyle bir yere dikmiş ki...

Deyiniz ki dünyanın en mahir peyzaj mimarı. Sanki bizleri düşünerek 40-50 yıl önceden yerleştirmiş. Hayrına... O serviler, o fıstık çamları şiir gibi.

ZEUS’UN LOCASI

Hedefimiz Eze. Burası bütün koya, Zeus misali hâkimiyetle bakabileceğiniz bir köy. Yol, yumuşatılmış bir yamacı tırmana tırmana çıkıyor. Nihayet bir meydan... Bundan sonrası merdivenler. Bir Ortaçağ köyünün içinden geçerek tepeye gidiyoruz. Yukarıda iki otel var. Bunlar küçücük butik oteller...

Birisi Chateau de la Chevre d’Or, diğeri Chateau Eza. Toplam 20-30 odadan söz ediyoruz. Bir de lokantaları var tabii. Oldukça iddialı. Hem mutfak hem de servis... Birden bambaşka bir düzeye çıkıyor. Dedik ya “Kendinizi Zeus gibi hissedeceksiniz” diye. Hem tabiat hem de insanoğlu ellerinden geleni yapıyor. İşte tablo budur...

Keyif seansını tamamlayıp, tekrar yola koyuluyoruz. Bir saate varmadan Monte Carlo’dayız. Monako dünyanın en sevimsiz yeri. Kaçıncı defadır köşe bucak bakınıyorum, “Burada insanı cezbedecek ne olabilir” diye...

MONAKOLU KALFALAR

Tarih mi? Yok! Estetik mi? O da yok! Ya doğa, o var mı? O da yok. Daha doğrusu vicdansızca yok edilmiş, sahil, sırt inşaat ile bezenmiş...

Bir çeşit “yeni zengin fuarı” gibi... Sanki muhteremlerin her birisi vizesini almaya gelivermiş: “Evet, parası ölçüsüzdür” diye... Gönlümden geçen; ne olur etrafa, muhtelif coğrafyaya dağılmasınlar. Şu hali vakti yerinde temerküz kampını terk etmesinler...

Oyalanmadan limana iniyoruz... Gemimiz orada, yanaşmış “Silver Shadow”. Çokça merak ve heyecanla bakınıyorum “Neye benziyor?” diye...

Orta büyüklükte çok güzel bir gemi. İşlemler kısa. Karşılama fevkalade şık ve ölçülü. Çarçabuk kamaralara ulaştırılıyoruz. Geminin çoğunlukstandart kamaralarından birisindeyiz. Bir otel odası düşünün. İçinde şunlar var: Hem duşu hem küveti olan ferah bir banyo. Bir giyinme-soyunma odası, dolaplar, yatak odası, oturma, TV bölümü, yazı masası, makyaj masası... Sonra, önünde bir veranda size ait. Verandaya çıkıyorsunuz, gemi sizin sanıyorsunuz.

GEMİDE SUŞİ

Bu oda, eski tatil köyü lakaplı vapur odamızın iki katı gibi. Elbette daha mükellef kamaralar da var. Hatta piramidin tepesinde “gemi sahibinin kamarası” diye adlandırılan salon salomanje bir yer bile var. Tabii şunu anlamak, benim için zor. Mademki böyle “romantik bir vakit” geçirmeye talipsiniz. O zaman kamaranızın içinde saklambaç oynamanın âlemi ne? Yine de kimselerin zevk ve tercihine karışmayacak kadar aklım var...

Odamıza göz kulak olan “Petra” geliyor. Ne, nerededir anlatıyor. Ukraynalı, güler yüzlü, şık bir kız. Bavullarımız gelir gelmez yayılıyoruz. Geminin demir alması akşam yemeğini takiben. İkincisi, tamam deniz yok... Ama siz lokantadayken en ufak bir sallantı dahi olsun istemiyorlar. Gemimizin içinde bir ana yemek salonu var.

Geminin kaptanı masasına her gece farklı yolcuları davet ederek boy gösteriyor. Kaptan masasında yemek yemeyi, bu koltuklar için can atmakta olan “Amerikalı ve varlıklı hanımlara” sunma arzusundayım...

Madem ki “kaptan masalı salona” olan merakımız yüksek değil, diğer küçük lokantaları sıraya koyuyorum. Genellikle 30 kişi kapasiteli, mutfakları itibari ile farklı konulara yönlenmiş mekânlar... Hem servis hem mutfakları hem de şarap mönüleri çalışılmış. Favorim, Uzakdoğu temalı olan...

Yemek bitince, kahve ve puromu alıp üst güverteye çıkıyorum. Çok hafif bir rüzgâr ve kocaman bir dolunay var. Dakikalarca bakakalıyorum. Asırlardır orada, bize bakmakta...

Aman Yarabbim, yoksa ben bir lunatik miyim? Bir insanın rahmetli Fellini’ye olan karşı konulamaz meyli daha nasıl izah olunur? Gözümün önünde; Cinacitta Divane’sinin, sandalın içinde ayağa kaldırdığı, yanlarından geçen gemiyi uğurlayan ama akordeoncu ! Monte Carlo’nun ışıkları küçülüyor, küçülüyor... Çok şükür! Yolculuk 7 gecce. Sonra Roma’dayız. Önümüzdeki limanlar, haftaya. Altımızda Akdeniz, üstümüzde dolunay...

Tam yol ileri!

Eyy Mare Nostrum, biz geliyoruz...
YASAL UYARI: Haberin kopyalanması yasaktır. Haber, sadece geccemekan.com’a link verilerek kullanılabilir.Bunun dışında kopyalayanlar hakkında kanuni işlem yapılacaktır.

PAYLAŞ

  • Bunu Facebook'da paylaş!
  • Bunu Tweet'le!
  • Bunu Google Plus'ta paylaş!

YORUMLAR

Üye Girişi Yap

İsim

E-posta

Yorumunuz